"BASİT İNSAN"IN OLAYLARA YORUMU

Basitliğin kültürü içinde yaşamaya razı olmuş insanların, çevrelerinde ve dünya üzerinde meydana gelen olayları yorumlama şekilleri son derece yüzeyseldir. Dar bir düşünce yapısına ve bakış açısına sahip bu kişiler, olayları da dar bir çerçevede değerlendirirler. Dolayısıyla içinde bulundukları yüzeysellikten hiçbir zaman kurtulamazlar.

Basit insan meydana gelen her olayı kendi küçük dünyası çerçevesinde yorumlar. Örneğin dünyada büyük bir savaş çıktığında onun için önemli olan kendisinin bundan zarar görüp görmeyeceğidir. Yaşantısında bir değişiklik olacak mı, mevcut düzeninde bozulma meydana gelecek mi, para piyasaları bundan etkilenecek mi gibi düşüncelerle sadece kendisi için ciddi endişe yaşar.

İnsanın böyle bir durum karşısında kendisi ve yakın çevresi ile ilgili gerekli önlemleri alması elbette makul bir davranıştır. Ancak kişinin sorumluluk bilincinin sadece yakın çevresi ile sınırlı kalması makul değildir. Çünkü bu anlayıştaki insan yaygın deyimiyle "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" mantığı doğrultusunda sadece kendi şahsi rahatı ve huzurunu düşünen bir tavır içindedir. Zorluklarla muhatap olan, hayatta kalma mücadelesi veren insanların durumlarını düzeltmenin ise kendini ilgilendirmeyen, kapasitesinin üzerinde işler olduğu gibi yanlış bir mantığın arkasına gizlenecektir.

Bu mantıktaki bir insan, herhangi bir savaşta zarar gören ülkelerin topraklarında huzur ve güvenlik içinde yaşarken bir anda kendilerini ağır bir savaş ortamının içinde bulan kadınlar, çocuklar ve yaşlı insanların yaşadıkları zor şartları aklına getirip düşünmez. İnsanların bu duruma düşmesine neden olan asıl sebepleri araştırmakla, bu eksiklikleri gidermek için kendisinin yapması gerekenleri belirlemekle, bu amaç doğrultusunda çaba sarf etmekle ilgilenmeyen kişi tüm gücüyle kendini kurtarmaya bakacaktır.

Vicdanını tam kullanarak, Allah korkusunun eksikliğinin dünyada nasıl bir kargaşa oluşturduğunu görüp bu yönde kendisinden başlayarak insanlar üzerinde Kuran ahlakını hakim kılmak için samimi bir çaba göstermek yerine sadece kendisini ve yakın çevresini kurtarmak isteyecektir. Kendi ihtiyaçlarını istediği şekilde karşılayabilmek, sıkıntı yaşamamak, zorluk çekmemek onun için fazlasıyla yeterli olacaktır. Başkalarının ne durumda olduğunun nasıl yaşadıklarının pek bir önemi olmayacaktır.

Oysa yüksek ahlaka ve bilince sahip bir insan, yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi bir ortamla muhatap olmasa bile dünyanın genel gidişatına bakarak, insanlığın, Allah korkusuna dayalı olan bir ahlak yapısına şiddetle ihtiyaç duyduğunu hemen fark eder. Kendisinden başkasını umursamayan, vurdumduymaz, bencil ve zalimliğe yatkın kişilerden oluşan bir toplumun, insanları dinsizliğin ürkütücü dünyasına çekeceğini fark eder. Allah'ın razı olduğu güzel ahlakın yaşanmıyor olmasının toplumlar üzerinde açtığı derin yaraları görür ve bunları tamir edecek tek yolun din ahlakının toplumlar üzerinde hakimiyeti olduğunu tespit eder. Ardından da elinden gelenin en fazlasını yaparak, bu üstün ahlakı yaşama ve insanların da yaşamalarına vesile olma amacına yönelir. Allah böyle insanlardan Kuran'da şöyle söz etmiştir:

Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, Biz de kötülükten sakındıranları kurtardık... (Araf Suresi, 165)

Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)
Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?.. (Hud Suresi, 116)

Basit insanların en belirgin özelliklerinden biri sürekli olarak olumsuz yorumlar yapmalarıdır. Çoğu zaman olayların hayırlı yönlerini göremediklerinden, olaylardan mağdur olacakları, üzülecekleri, sıkıntıya düşecekleri yorumlar çıkarır ve haksızlığa uğradıklarına yönelik çıkarımlar yapma eğiliminde olurlar. Hatta böyle insanlar kendilerine iyi bir söz söylendiğinde bile aniden duygusallaşır, yine ağlamaklı bir tavır gösterirler. Tüm bunların en önemli nedeni dinin özünü kavrayamamış olmalarıdır. Çünkü Kuran'ı tüm hayatında uygulayan bir insan olumsuz düşüncelerin etkisi altına girmemesi ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesi gerektiğini bilir. Bu, Allah'ın Kuran'da bildirdiği önemli bir konudur:
…Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez. (Yusuf Suresi, 87)

Ümitsizlik ve karamsarlık, basitlik kültüründe yaşayan zayıf kişilikli insanların maddi-manevi güçlerini ellerinden alan, onlara moral bozukluğu, şevksizlik ve mutsuzluk veren bir özelliktir. Bu insanlar kendileri olumsuz yorumlar yaptıkları gibi, müminlerin her olaydaki hayır ve hikmetleri gören ve dile getiren yorumlarına da şaşırırlar. Kendilerinin felaket gibi yorumladıkları olayların, tamamen Allah'ın kontrolünde olduğunu bir türlü kavrayamazlar. Bu anlayışsızlıkları konuşmalarına da yoğun bir karamsarlık ve olumsuzluk olarak yansır. Sahip oldukları çarpık bakış açısı ve yaptıkları bu olumsuz yorumlarla etraflarındaki aynı kültürden insanlara da sıkıntı ve ağırlık verir, onların da ümidini kırarlar. Hiçbir zaman İslam ahlakının insanlığa getirdiği barışı, güvenliği, rahatlığı, mutluluğu, güzellikleri anlatmazlar.

Müslümanların yaptıkları hayırlı çalışma ve hizmetlerden, İslam ahlakını yaşamanın kolaylığından, Allah'ın müminlerin üzerindeki rahmetinden bahsetmezler. Yaptıkları yorumların hemen hemen tamamına sızlanma ve çözümsüzlük hakimdir.


Ancak müminler bulundukları bir ortamda asla böyle bir yorum şekline izin vermezler. Çünkü bilirler ki insanın karşısına bir zorluk çıkacaksa o zorluğu yaratacak olan Allah'tır ve herşeyde olduğu gibi zorlukların da tümünde insan için bir hayır ve güzellik vardır. Allah'ın yardımıyla aşılamayacak hiçbir zorluk yoktur. Bunu bilen Müslümanlar her zaman her konuda ümitvardırlar. Dolayısıyla üslup ve konuşmalarında hiçbir zaman olumsuz bir yoruma ve vurguya yer olmaz.

Karşılarına çıkan her olayı hayırlı görür, hiçbir zaman "acaba sonuç ne olacak", "ya şöyle olursa..." gibi olumsuz bir üslup kullanmazlar. Allah Peygamberimiz (sav) döneminde bir zorluk anında sahabelerin kullandıkları güzel üslubu bize şöyle haber vermiştir:

Mü'minler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah'ın ve Resûlü'nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir." Ve (bu,) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı. (Ahzab Suresi, 22)

Basit insan bir konuyu iyi bilmese bile mutlaka yorum yapma ihtiyacı hisseder. Konuşulan hiçbir konu ile ilgili olarak "Ben bilmiyorum. Bilgim yok, haberim yok." demek istemez. Aksine bilmediği konular, tanımadığı insanlar, karşılaşmadığı durumlar hakkında da zan ve tahminlere dayalı yorumlar yapar. Kuran ahlakına göre düşünmediğinden, bilmese bile biliyormuş gibi davranmakta bir sakınca görmez. Bunun sebebi kişinin, insanların gözündeki imajını zedelemekten çekinmesi ve "bilmiyorum" demenin nefsine ağır gelmesidir. Oysa Allah Kuran'da zan ve tahminlere dayalı, doğru olmayan açıklamalar yapan bu gibi insanların gafil insanlar olduklarına dikkat çeker:

"Kahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler'; Ki onlar, 'bilgisizliğin kuşatması' içinde habersizdirler." (Zariyat Suresi, 10-11)

Allah başka bir ayetinde de "İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp-duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz." (Al-i İmran Suresi, 66) şeklinde bildirerek insanların bilgileri olmayan konularda tartışmamalarını, bilmedikleri şeylerin arkasına düşmemelerini emreder.

Bir insan ne kadar çok şey bilirse bilsin mutlaka bilmediği konular da olacaktır. Bu yüzden insanın her konuyu biliyor gibi davranmaya çalışması son derece anlamsızdır. Ancak sonsuz akıl ve ilim sahibi Yüce Allah herşeyin bilgisine sahiptir. Kaldı ki insanın pek çok konuda bilgisi olsa bile Allah'ın "... her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır." (Yusuf Suresi, 76) ayetini unutmaması gerekir. Allah ayetiyle insanların ne kadar bilgi sahibi olurlarsa olsunlar bu konuda kibire kapılacakları bir durumları olmadığına dikkat çekmiş ve onları tevazulu olmaya yöneltmiştir.

Gerçek anlamda Allah korkusu olan bir insan doğruluğu hakkında şüphe duyduğu bir bilgiyi aktarmaktan ya da emin olmadığı bir sözü söylemekten çekinir. Zandan, tahminden ve tereddütlü bir bilgiyi savunmaktan, üzerine yorumlar yapmaktan kaçınır. Böyle bir durumla karşılaştığında bilgisi olmadığını söylemekten ise kesinlikle çekinmez. Çünkü bunun aksi, Allah'ın, "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra Suresi, 36) ayetinde bildirdiği gibi kendisini büyük bir sorumluluk altında bırakabilir.

Basit insanın bir başka yönü de insanların dikkatlerini üzerine çekmek için olayları abartarak anlatmasıdır. İnsanların, söylediklerini dinlemelerini sağlamak, onları güldürmek, kendisini sempatik bulmalarını sağlayarak dikkat çekmek gibi basit amaçları için çok rahatlıkla abartılı anlatımlar yapmaktan, karşı tarafa doğruluğu şüpheli olan ilginç bilgiler aktarmaktan çekinmez. Hatta bu yönde inatçı tartışmalara, sözlü çekişmelere girmekten de kaçınmaz. Dikkat çekme arzusu baskın geldiğinden bir şekilde bunu dindirmek amacıyla, gerçeği saptırarak ve orjinalinden farklı şekillere sokarak yalan söyleyebilir.

Bu basit karakterdeki kişiler dikkatlerini, Allah'ın razı olduğu ahlakı göstermeye değil de daha ağırlıklı olarak kendilerini ön plana çıkarmaya, insanların rızasını kazanmaya yönelttikleri için bu üslubun temelde yalan üzerine kurulu olmasını önemsemezler. Hatta yaptıkları bu abartılı konuşmaları yalandan saymaz, zararsız bir sohbet ya da masumane bir eğlence olarak göstermeye çalışırlar. Oysa Kuran'da "...yalan söz söylemekten de kaçının." (Hac Suresi, 30) buyurulmaktadır.

Bu sebeple küçük büyük, zararlı zararsız diye düşünmeden yalan söylemekten kaçınmak gerekir. Akıl sahibi ve güzel ahlaktan hoşlanan bir insan ise karşısındaki kişinin konuşmalarında yukarıda bahsettiğimiz şekildeki abartılı, doğru olmayan açıklamaları fark edebilir. Bu kişinin yalan söyleyen insanların konumuna düşmemesi amacıyla, bunları doğru olacak şekilde düzeltmesi için kişiyi teşvik eder. Ve kendisi de böyle bir duruma düşmekten şiddetle sakınır.

Farklı Ortamlarda Farklı Karakter Sergileme

Basit karakterli insanların yaşamlarına ve dine yaklaşımlarına bakıldığında pek çok noktada samimi olmadıkları görülür. Bu kişilerin söyledikleri ile yaptıkları çoğu zaman farklıdır. Dine bağlı olduklarını söylerler ama bir zorlukla karşılaşınca imanlarındaki zayıflık hemen fark edilir. Örneğin sağlıklı olduğu zamanlarda son derece şevkli ve neşeli olan bir insanın, biraz sağlığı bozulduğunda birdenbire neşesi kaçabilmekte, Allah'a ettiği duaları unutabilmekte, hatta Allah'ın kendisine bu hastalığı neden verdiğini kendi kendine sormakta, daha da ileri giderek böyle bir şeyi hak etmediğini düşünebilmektedir. Bu şekilde verilen nimetlere karşı büyük bir nankörlük etmekte ve tevekkülsüzlük göstermektedir. Halbuki hastalık, Allah'ın kullarını sık sık denediği, onların sabırlarını ve bağlılıklarını sınadığı çok değerli bir andır. Böyle bir sıkıntı ve zorluk içindeyken de Allah'a şükretmeyi sürdüren ve sabreden kullar derin bir iman ve anlayışa sahip olan müminlerdir.

Zor anların yanı sıra büyük bir mal kaybı, ölüm tehlikesi gibi durumlarla karşı karşıya kalındığı anlarda gösterilen tavırlar da kişinin anlayışı ile bağlantılıdır.

Sorunsuz ve rahat bir ortamda son derece dengeli ve itidalli görünen ancak herhangi bir tehlike ile karşılaştığı anda söylenmeye başlayan, şikayetçi ve olumsuz konuşmalar yapan ve etrafındakilere de olumsuz telkinlerde bulunan bir kişi basit bir düşünce yapısına sahip olduğu için böyle davranmaktadır. Böyle bir kişinin farklı şart ve ortamlarda her zaman için din ahlakından uzak tavırlar sergilemesi tehlikesi vardır. Örneğin zor durumda kaldığı zaman yalan söyleyebilir, kaderi ve tevekkülü unutarak üzülüp ağlayabilir, ümitsizliğe kapılabilir. Ya da öfkelenip saldırgan tavırlar sergileyebilir. Çünkü basitlik kültürü içinde yaşayan insanlar tüm bunları; öfkelenmeyi, duygusallığı, hüznü doğal birer tepki sayarlar ve böyle aniden ortaya çıkan tavırları sergilemekten hiç çekinmezler. Halbuki bu tip ani tepkiler Kuran'da yanlış ve sakıncalı tavırlar olarak bildirilmiş ve çeşitli örnekleri de verilerek insanlar uyarılmışlardır.

Al-i İmran Suresi'nin 134. ayetinde Allah Müslümanların "öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenler" olduğunu bildirmiştir. Bir başka ayette Rabbimiz ümitsizliğin bir suç olduğunu bildirmiştir:

"... Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez." (Yusuf Suresi, 87)

Öte yandan insanlara odaklı bir hayat süren bu kişiler sürekli olarak onların rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaya çalışırlar. Bu çabadan kastedilen elbette Allah'ın rızasını gözeterek insanlara güzel ahlaklı davranma, iyilik yapma, gönüllerini alarak hoşnut etme çabası değildir. Kastedilen kişiliksiz bir tavır sergileyerek her insanın yanında o kişiye göre şekil almaları ve insanların takdirini kazanabilmek için her türlü basitliği tavır ve ahlak bozukluğunu rahatlıkla yapabilmeleridir.
Örneğin meşru olmadığını bildiği halde sırf müdürünün takdirini kazanabilmek için iş yerinde evraklar üzerinde sahtekarlık yapan, yerine göre yalan söylemekten çekinmeyen kişiler bu tip insanlardır. Ya da üst düzey yöneticilerin yanında son derece pasif, ezik davranan bu gibi kişiler, kendi sorumluluğu altında çalışan kişilerin yanında birden kibirli, ters ve ezici bir karakter sergilerler. Doğru olan ise vicdanlı, dengeli ve kişilikli tavrı, insanlardan, onların üslup ya da konumlarından etkilenmeden her yerde yaşamaktır. Samimiyetsiz, yapmacık konuşan bir insanla aynı üslupla muhatap olmak, şımaran bir insanla şımarmak, kibirlenen insanlardan etkilenmek kısaca her karakterden insana uyum sağlamak ve onların etkisi altına girerek kişiliksiz davranmak önemli bir basitliktir.

Böyle bir karaktere sahip olan kişiler, insanların kendi haklarındaki olumlu ya da olumsuz yorumlarından fazlasıyla etkilenirler. Aleyhlerinde söylenmiş bir söz bu insanların morallerinin bozulmasına, kimi zaman günlerce bunalıma girmelerine sebep olabilirken, herhangi bir övgü ya da iltifat da aşırı heyecanlanmalarına sebep olabilir. Allah'ın kendilerini her yerde ve her zaman gördüğünü unuttuklarından tamamen insanlara ayarlı bir hayat yaşarlar. Evde ayrı, işyerinde, sokakta ayrı, yazlıkta, tatilde ayrı bir tavır sergiler, değişen insanlara, ortam ve şartlara göre onlar da değişirler. Kişilikleri zayıf olduğundan hep başka insanların etkisi altına girer, kendi inandıkları değerlerden taviz verirler.

Bu kişilerin arasında din ahlakını yaşamaya eğilimli fakat imanı zayıf kişiler de bulunabilir. Bu kişiler normal zamanlarda namaz, oruç gibi ibadetleri yerine getirirken tatile gittikleri yazlık bir mekanda o ortamın şartlarına uyum sağlar, bu ibadetlerini erteleyerek yerine getirmezler. Giyim kuşamları, hareket tarzları, eğlence şekilleri birden din ahlakından uzak yaşayan insanlarla büyük bir benzerlik ve uyum gösterir. Din ahlakını yaşamayan insanların kalabalık şekilde birarada olması, imanı tam olarak kalplerine yerleştirmemiş olan bu insanların ortama uyum sağlamasını kolaylaştırır. Böyle bir ortamda gezerken, alışveriş yaparken ve eğlenirken söz konusu insanlar Allah'ın sonsuz kudretini unutmuşlardır.


Akşam yemeğini nerede yiyecekleri, ne giyecekleri gibi o ortama dair düşündükleri ayrıntılar tüm düşüncelerini kaplamıştır. Burada vurgulanmak istenen yanlışlığın elbette ki insanların tatil yerlerine gitmeleri, eğlenmeleri olmadığı açıktır. Yanlış olan bu insanların bulundukları farklı ortamlarda çoğunluğa uyarak basitleşmeleri ve Kuran ahlakından uzaklaşarak gafil bir ruh haline girmeleridir. Oysa kalabalığa uymanın yanlışlığı Allah'ın Kuran'da "Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar..." (Enam Suresi, 116) ayetiyle açıkça bildirdiği bir gerçektir. Kalabalığa uyma psikolojisi, basit karaktere sahip insanlarda yoğundur. Müslümanların ise nerede olurlarsa olsunlar, ne yaparlarsa yapsınlar kalplerinde ve konuşmalarında Allah vardır. Hayatlarının yegane amacı Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak olduğundan, içinde bulundukları her an bu asil amaç doğrultusunda hareket ederler. Gerektiğinde seyahat eder, tatile gider, eğlenirler fakat tüm bunları yaparken Allah'ın "...Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162) ayetinde bildirdiği teslimiyet içindedirler.

Bulundukları kalabalık ortamda din ahlakına uygun hareket eden tek kişi de olsalar bu onlarda asla bir gevşeklik meydana getirmez. Tam tersine daha da dikkatli davranır ve Allah'ın hoşnut olmayacağını düşündükleri hal ve tavırlardan titizlikle sakınırlar. "(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar." (Nur Suresi, 37) ayetinde bildirildiği gibi hiçbir şart ve ortam onları din ahlakını yaşamaktan, Allah'ı ve ahireti düşünmekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'.

Bulundukları şartlara hemen uyum sağlayan basit karaktere sahip insanlar Peygamberimiz (sav) döneminde de yaşamışlardır. Allah'ın, "Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın Katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cuma Suresi, 11) ayetinde tavır bozukluklarını bildirdiği kişiler buna bir örnektir. Bu kişiler Allah'ın sevdiği ve seçtiği mübarek Peygamberimiz (sav)'in yanında bulunma şerefine ulaşmış, fakat bu büyük lütfun farkına varamamış, derin düşünemeyen, basit insanlardır.

Ticaret ya da eğlence için Allah'ın seçkin kullarından, üstün ahlak sahibi Peygamber Efendimiz (sav)'in yanından hemen ayrılmış, onu ayakta bırakmışlardır. Ruhlarında basitliği yaşadıkları için yaptıklarının anormalliğini önemsemezler, basitliklerinden dolayı bunları yapmakta bir sakınca görmezler. Çünkü basit insanlar, büyük insanları ve yüce değerleri gereği gibi takdir edemezler. Nitekim söz konusu kişiler ne din ahlakını ve onun inceliklerini kavramış, ne de Peygamberimiz (sav) gibi derin iman sahibi, Allah'a gönülden bağlı, Rabbimiz'in şereflendirdiği, nurlu bir insanın değerini anlamışlardır. Sıradan bir çıkar konusu gördüklerinde hemen ona yönelmiş ve Hz. Muhammed (sav)'in yanından ayrılmışlardır.

Basit karakterli insanlar farklı ortamların yanı sıra olaylardan da fazlasıyla etkilenirler. Bu yüzden çoğu, dengeli bir ruh haline sahip değildir. Olumlu gördükleri olaylar bu kişileri hep ayakta tutarken bunun aksi bir durumda, örneğin hastalık, maddi bir kayıp, telefonda alınan bir haber, karşılıklı konuşurken sarf edilen bir söz bu insanların hemen morallerinin bozulmasına yol açar. Herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğu gerçeğini göz ardı ettikleri ve tevekkülsüz oldukları için hızla çökerler. Allah "Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar." (Mearic Suresi, 19-20) ayetleriyle insanların nefsindeki bu eğilime dikkat çeker. Bu kişiler diğer zamanlarda ağır, asil görünseler de bu tür beklenmedik olaylarla gerçek yüzleri ortaya çıkar. Örneğin daha öncesinde çevresine son derece sakin ve itidalli bir imaj veren bir kişi, çıkarı ile çatışan bir durumda hemen aksileşir. Kimi olaylar karşısında kendisini öfkeye kaptırır, kimi zaman kontrolünü kaybeder, ağlar. Allah'ı ve kaderi sıklıkla unuttuğundan -ya da göz ardı ettiğinden- melankoliye son derece açıktır.

İş hayatında uğradığı bir başarısızlıktan kaybedilmiş bir eşyaya kadar her konu bu insanları hüzünlendirmeye yetebilir. Oysa insanın, karşısına nasıl bir olay çıkarsa çıksın, örneğin hastalandığında ya da yaralandığında bunların da kaderinde Allah'ın izni ve dilemesi ile yaratıldığını unutmaması gerekir. Bir kişinin hastalıkta rol alanın bir virüs, kazaya sebep olanın da kötü bir sürücü olduğunu düşünerek Allah'ı unutması ve beklenmedik tepkiler vermesi, tevekkülsüz tavırlar sergilemesi bu kişinin imanındaki zayıflığın bir delili olur. Elbette Allah imtihanın bir gereği olarak insanlar için çeşitli sebepler yaratmıştır ancak bunların tamamı Allah'ın kontrolü altındadır. Bu kişi hastalanmıştır veya yaralanmıştır; çünkü kaderinde o hastalığın meydana gelmesi vardır. Benzer şekilde sürücünün de kaderinde bu kazayı yapmak vardır. Bu, Allah'ın takdiridir. Kişinin bu gerçeği göz ardı ederek hoşnutsuz bir yüz ifadesi ve üslup içinde olması onun şirk içinde olduğunun bir göstergesi olur. Musibet gibi görünen olaylarda ve hastalıklarda hayır ve hikmet olmadığını düşünmek, hastalıkları, Allah'ın yarattığını değil de direkt olarak mikrop ve virüsler sebebiyle olduğunu zannetmek, Allah'ın bu mikrop ve virüsleri birer vesile olarak yarattığını unutmak büyük bir suçtur. Böyle bir düşünce şeklinin doğurduğu tavırlar da son derece basit ve dinin insanlara kazandırdığı yüksek ahlak kalitesinden uzak olacaktır.

Allah Kuran'da "İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır." (Hac Suresi, 11) ayeti ile iman edenleri de böyle basit ve yüzeysel bir düşünce yapısına karşı uyarmış, bunun ahiretlerini tehlikeye sokabileceğini hatırlatmıştır. Çünkü imanı henüz tam kalbine yerleştirememiş bazı insanlarda böyle bir eğilim söz konusu olabilmektedir. Bu kişiler de ortam ve şartlar istedikleri gibi olduğunda ve nimet bolluğu içindeyken din ahlakını yaşamaya titizlik gösterir, yükümlü oldukları ibadetleri şevkle yerine getirirler. Fakat şartlar değiştiğinde, nimetler Allah'tan bir imtihan olarak eksildiğinde bu kişilerin tavrı da değişmeye başlar. Eski şevkleri yerini ağırlığa ve durgunluğa bırakır. Hatta kimileri, Allah'ın "Fakat insan; ne zaman Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir keremde bulunsa, nimetler verse: "Rabbim bana ikram etti" der. Ama ne zaman onu deneyerek, rızkını kıssa, hemen: "Rabbim bana ihanet etti" der." (Fecr Suresi, 15-16) ayetlerinde bildirdiği gibi sapkın bir düşünce içine girerler. Oysa bu çok büyük bir basitliktir. Şartlar iyiyken iyi olup, değiştiğinde birden ters ve nankör bir üslup içine girmek sakınılması gereken bir davranış biçimidir. Benzer şekilde bir zorluk karşısında Allah'ı unutarak yakınmak, söylenmek, bunalımlı tavırlar sergilemek de yine aynı basit düşünce yapısının yansımalarıdır. Müslümanlar her türlü olay karşısında Allah'a tevekkül ederler. Sabırlı, itidalli, akıllı, dirayetli, çözümcü, makul, dengeli, affedici, şefkatli, sevgi dolu, güzel ahlaklı olmanın ayrı derin bir imani zevki vardır. Bir mümin bu güzel özellikleri kendinde gördüğünde büyük bir haz alır, başka müminlerin kendinden aldığı imani zevki hissettiğinde bunlardan da ayrı bir zevk alır.

Dostluk ve Arkadaşlık Anlayışı

Dostluk ve arkadaşlık karşılıklı yaşanan samimiyete dayanır. Ne var ki basit bir insan samimiyeti ve rahatlığı, aklını kullanmaya gerek duymadan hareket edebilmek olarak algılar. Gülüşleri, konuşmaları, mimik ve tavırları zaten sığ bir aklı yansıtan bu kişi, samimiyet adı altında daha da basit tavırlar sergiler. Diğer insanların yanında yapmaktan çekindiği basitlikleri samimi gördüğü arkadaşının yanında rahatlıkla yapar. Örneğin arkadaşına çok gizli ya da mahrem konularını anlatır. Ya da dile getirilmesinde hiçbir fayda olmayacak hastalık veya fiziksel acizliklerini anlatır. Kolay çözümlere yönelmek yerine uzun uzun rahatsızlıklarını tarif eder. Acıktığını, susadığını, uykusunun geldiğini, sıcaktan bunaldığını sürekli olarak dile getirir. Bütün gece başının nasıl ağrıdığını, ne kadar ilaç içtiğini ama nasıl fayda etmediğini, uykusuzluğun kendisini nasıl yorduğunu, açık olan pencereden nasıl üşüdüğünü ve buna benzer sayısız gereksiz detayı anlatır. Tüm bunları rahatlık adına yapar; oysa bu, rahatlık değil basitliktir.

Bu insanların zannettiğinin aksine, akıl ve irade kullanmamak insana rahatlık vermez. Basitlik kültürü içinde yaşayan insanlar hiçbir şey düşünmeden hareket ettiklerinde hem kendilerinin rahat edeceklerini hem de etrafa samimi insan imajı vereceklerini zannederler. Halbuki gerçek tam tersidir. İnsan aklını ve vicdanını kullandığı sürece hem kendisi gerçek anlamda rahat eder, hem de karşısındakini rahat ettirir. Bunun dışında tüm konuşma ve hareketler son derece basit ve itici olur. Bir insan ne kadar akılcı hareket eder, ne kadar ince düşünürse dostluğu ve arkadaşlığı da o kadar güzel ve değerli olur. Peygamberler ve Kuran ahlakını yaşayan Müslümanlar bu konuda insanlar için en güzel örnektirler. Onlar hayatlarının her anında Allah'ın hoşnutluğunu hedefledikleri için her konuşma ve tavırları bu amaca uygundur. Örneğin söz konusu olan bir hastalık olduğunda hemen gerekli tıbbi çözümlere yönelir, gerekirse doktora gider, araştırma yaparlar.

Ancak en önemlisi bunların tümünün yalnızca Allah'ın izniyle fayda vereceğini unutmadan, kendilerini iyileştirmesi için Allah'a dua ederler. Ne arkadaşları ne akrabaları ne de herhangi bir kimseyle böyle bir konu üzerinde gereksiz konuşmalar yapmaya, acizliklerini sürekli dile getirmeye girişmezler. Kuran'da Hz Eyüb'ün yaşadığı ağır hastalık karşısında yalnızca Allah'a yönelerek gösterdiği asil tavır Müslümanlara örnek olarak bildirilmiştir:

Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın." Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ... (Enbiya Suresi, 83-84)

Müslümanların bu ve benzeri tavırlarının temelinde herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilmenin ve her hayrı O'ndan beklemenin getirdiği asil bir düşünce vardır.


Basit bir dostluk anlayışında yaygın deyimiyle "dertleşmek" önemli bir yer tutar. Bu anlayışa göre arkadaş olmanın gereklerinden birisi de kişinin istediği zaman dertleşebileceği birinin olmasıdır. Kapı girişlerinde, mutfak aralarında, büro köşelerinde ses kısarak, fısıldaşarak yapılan arkadaş sohbetleri tamamen basitliğe dayalıdır.

Bunda gerçek bir Müslümanın dostluğundan ziyade, genellikle kişinin basit dünyasını ve küçük konularını anlatabileceği bir sırdaş arama psikolojisi vardır.

Karşı taraf ise bu kişiye bir fayda sağlamaktan çok, onun basit dünyasının problemlerini dinleyerek aynı ruh halini paylaşmaktan zevk alır. Allah Kuran'da din ahlakını yaşamayan insanların bu basitliklerine işaret etmiş ve "Onların 'gizlice söyleşmelerinin' çoğunda hayır yok. Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı ya da insanların arasını düzeltmeyi emredenlerinki başka..." (Nisa Suresi, 114) şeklinde buyurmuştur.

Görüldüğü gibi Allah ayetinde bu insanların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hayır olmadığını bildirmiştir. Basitlik kültürüne ait bir arkadaşlık anlayışına sahip kişiler yalnız kaldıkları hemen her fırsatta dedikodu yapar, pek çok konuda birbirlerini kötü ahlaka teşvik ederler. Küçük bir dünyaları olduğu için dedikodu yapmaktan ortak bir zevk alırlar. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi, Allah Kuran'da, "...Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının..." (Hucurat Suresi, 12) buyurmakta ve dedikodunun "tiksindirici" bir tavır olduğuna dikkat çekmektedir.

Bu tür arkadaşlıklarda her iki taraf da aynı sığ düşünce yapısına sahip olduklarından basitliğin kültürü karşılıklı olarak yaşanır. Ortak kültüre sahip bu kişiler birbirlerini kalabalık bir ortam içinde de olsa tanır ve seçerler. Hayat şekilleri aynı olduğundan beraber vakit geçirirken başkalarının yanında olmadıkları kadar rahattırlar. Fakat bu rahatlık samimiyetin, sevgi, saygı ve güvenin getirmiş olduğu bir rahatlık değil, basitliği hiç çekinmeden yaşayabilmenin ve aynı dilden anlamanın getirmiş olduğu serbestliktir. Aynı kişiler kendilerinden daha üst bir ahlak seviyesine sahip insanların yanında bu kirli kültürü yaşayamayacaklarının farkındadırlar. Bu yüzden de yakın arkadaşlarını hep kendileri ile aynı ahlaka sahip kişilerden seçerler.

Yüksek ahlaklı kişilerin yanında ise rahat davranamaz ve kasılırlar. Alıştıkları kirli kültürü yaşayamamaktan, basit tavırlar gösterememekten dolayı zihinsel ve fiziksel bir "kasılma" yaşarlar. Tutuk ve yapmacık konuşmalar yapar, kendilerini olduklarından farklı göstermeye çalıştıkları için son derece itici bir görünüm sergilerler.

Basit insanların arkadaşlıklarında fedakarlık yerine bencillik, tevazu yerine gurur ve kibir vardır. Böyle bir insan sevgiyi, dostane tavırları, hoşgörü ve fedakarlığı hep karşı taraftan bekler; kendisi bunların hiçbirine yanaşmaz. Zihninde karşı tarafa iyilik yapma, güzellik sunma düşüncesi yoktur, ama tek taraflı almaya yönelik pek çok beklenti vardır. Örneğin kendisine çok toleranslı davranılmasını ister, kendisi ise en sıradan konularda bile tahammülsüzlük gösterir. Çok sevilmek ister ama ne sevilecek bir karakter sergiler ne de kendisi karşısındaki insanlara gerçek anlamda sevgi besler. Dahası karşı taraf tek taraflı olarak bu kişiye sevgi ve saygı duysa, iyilik yapsa bunu da basit karaktere sahip olduğu için kaldıramaz. Her fırsatta bunu suistimal eder, kullanmaya çalışır. Çünkü sahip olduğu birtakım özelliklerden dolayı bu sevgi ve iyiliğin kendisine yöneltildiğini, bunu hakettiğini düşünür.

Bundan dolayı da kibirlenir, şımarır. Aslında hak etmediği ve belki de o güne kadar hiç kimseden görmediği saygıyı görmesi ve kendisine değer verilmesi ona fazla gelir. Böyle bir kişide vefa duygusu da gelişmemiştir. Kendisine söylenen ve nefsinin hoşuna gitmeyen tek bir söz örneğin verilen bir öğüt bir anda tavrının tersleşmesine, saldırgan bir üslup kullanmasına neden olabilir.

Birbirlerine gerçek anlamda değer vermeyen bu kişilerin arkadaşlıkları sevgiye ve saygıya dayalı olmadığından uzun ömürlü de olmaz. Küsme, bozulma, alınma gibi karşı tarafı protesto etmeye yönelik tavırlar sıklıkla yaşanır. Her ne kadar bu tavırlar cahiliye toplumunda yaşayan bazı insanlar tarafından son derece normal karşılansa da aslında bunların her biri Kuran ahlakında yeri olmayan, batıl basitlik dininde ortaya çıkan tavır ve yöntemlerdir. Müslümanların dostluk anlayışı içinde, cahiliyenin ilkel denilebilecek bu tür yöntemlerine yer yoktur. İman edenler her türlü konuyu hoşgörü ve anlayış çerçevesinde karşılıklı konuşup anlaşarak ve Kuran ayetleriyle değerlendirerek çözerler.

Bazı insanlarda görülen ve kimi zaman aylarca, yıllarca süren küskünlük ve sitem, basit düşünce yapılarından kaynaklanmaktadır. Bu kişiler Allah'tan gereği gibi korkmadıkları için çok küçük konularla uğraşır, bunları birer felaketmiş gibi değerlendirirler. Böyle bir kişi örneğin arkadaşı kendisine haber vermeden başka arkadaşlarıyla buluştuğu ve kendisini çağırmadığı için hemen küsebilmekte ve arkadaşlık bağını kolayca koparabilmektedir. Kurmuş olduğu küçük dünyanın küçük ve hiçbir önemi olmayan konularına tüm dikkatini odaklarken ölüm de kendisine büyük bir hızla yaklaşmaktadır. Ahireti için hazırlığı olmayan bu kişi basitlikleri yaşarken bir gün öleceğini, mezara konulacağını, ahirette sorgulanacağını tamamiyle unutmuştur.

Müslümanlar ise Allah'ı seven, O'nun rızasını, rahmetini, cennetini kazanmaya çalışan, ortak değer ve hedeflere sahip insanlardır. Allah'a iman ve itaat içinde olmaları, Kuran ahlakını yaşamaları onlar arasında sağlam ve köklü bir sevginin oluşmasına neden olur. Birbirlerine duydukları bu sevgi ve saygının doğal bir devamı olarak aralarında güçlü bir dostluk bağı oluşur. Bu dostlukta iki taraf da alabildiğine rahat eder. Kuran ahlakına göre hareket ettikleri için tüm tavır ve konuşmalar son derece doğal ve güzeldir. Aralarındaki dostluk ve arkadaşlık İslam ahlakının sıcaklığını yansıtır. Birbirlerine karşı hep fedakar bir yaklaşım içinde olurlar. Böyle bir kişi, Allah'ın "... Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler..." (Haşr Suresi, 9) ayetinde bildirdiği gibi daima arkadaşının nefsini kendi nefsinden daha öncelikli tutar. Allah'ın "...mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger." (Hicr Suresi, 88) ayetinde bildirdiği gibi son derece şefkatli ve yumuşak başlı bir tavır içinde olur. Yine karşısındaki Müslümanı sevdiği, ona, imanından ve ahlakından dolayı değer verdiği için ince düşünceli davranır, arkadaşının hoşuna gitmeyecek ve ona rahatsızlık verecek her davranıştan sakınır. Nitekim Müslümanların aralarındaki bu bağ arkadaşlıktan öte olduğu için Allah Kuran'da "Mü'minler ancak kardeştirler..." (Hucurat Suresi, 10) buyurmuştur. Bir başka ayetinde ise Allah, müminlerin arasında yaşanan bu dostluğun ve kardeşliğin Allah'ın nimeti sayesinde olduğunu hatırlatır:

... Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız... (Al-i İmran Suresi, 103)

Müslümanların arasındaki bu güçlü bağ ancak imanlarına karşılık Allah'ın kendilerine yaşattığı bir nimettir. Yoksa böyle bir dostluk ve yakınlığın din ahlakından uzak yaşadıkları sürece insanlar tarafından çabayla elde edilmesi mümkün değildir. Allah bu gerçeği "Ve onların kalplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın.

Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı..." (Enfal Suresi, 63) ayetiyle insanlara haber verir.

Güzellik ve Estetikten Zevk Alamama

Allah'ın varlığına iman etmiş, ahiret inancı olan bir insan etrafında gördüğü herşeyin varlık nedeninin Allah olduğunu bilir. Bu bilgiyle etrafına bakan bir insan ise, Allah'ın insanlar için yaratmakta olduğu sayısız güzelliği her an fark edebilme özelliğine sahiptir. Allah'ın yarattıklarındaki güzellikten ve sanattan derin olarak zevk alır. Bu nedenle gerçek bir Müslüman etrafında hep güzellik ve estetik arar. Ruhunda hep daha güzele, daha temize, daha estetik olana yönelme şeklinde bir eğilim vardır. Bu konularda yeniliklerden, değişikliklerden hoşlanır. Yaşadığı ya da girdiği bir ortamda yapılan yenilikleri, değişiklikleri hemen fark eder. Aynı şekilde gözüne çarpan bir asimetriyi, düzensizliği, temizlik anlayışına uymayan bir uygulamayı hemen görür. Bunu hemen düzeltme, güzelleştirme arzusu duyar. Bu, samimiyetine karşılık Allah'ın onun ruhuna verdiği önemli bir duyarlılıktır. Allah dünyada böyle bir anlayışa sahip olarak yaşayan Müslümanlara "Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisinde sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler." (Tevbe Suresi, 21) ayetinde buyurduğu gibi ahirette de içinde sonsuz güzellik ve sanatın yer aldığı cennet hayatını vadeder.

Ancak etrafındaki nimetleri cahiliye kültürü içinde değerlendiren biri bunların taşıdığı güzellikleri gerektiği şekilde göremez. Örneğin böyle bir kişiye üstünde el emeği taşıyan, ince ustalık ürünü bir eser gösterilse bunun kıymetini anlamaz. Eseri oluşturan kişinin yeteneği, bu eseri meydana getirmek için harcadığı emek, gösterdiği titizlik, dikkat ve kullandığı sanat gibi inceliklere dikkatini veremez. Bu kişi ruhunda, güzellikten zevk alma, güzelliği ve emeği takdir edebilme, incelikleri fark edebilme gibi düşünme ve dikkatli gözlem gerektiren değerlendirmelerden uzak bir hal içindedir.


Basitlik kültürünün anlayışına yaptığı etki yüzünden baktığı şeylerin taşıdıkları güzel özellikleri fark edemeyecek bir hale gelmiştir. Oysa bu durum insanın ruhunu köreltecek tehlikeli bir hastalık gibidir. Güzellikleri fark edemeyen bir insan, bu kültürün yozlaştırıcı etkisiyle Allah'ın nimet olarak verdiği çok önemli bir özelliğine kendi eliyle zarar vermiş olur. Sonucunda da hayatını Allah'ın "İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) "Siz dünya hayatınızda bütün 'güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz..." (Ahkaf Suresi, 20) ayetinde belirttiği türde bir insan haline gelir. Oysa insan ruhu, maddi, manevi her türlü güzellikten zevk alacak şekilde yaratılmıştır. Güzellikleri görmeye ve takdir etmeye açıktır. Ancak kendini basitliğe alıştıran, karakterinde daha güzele, daha iyiye yönelen bir anlayışı geliştirmeksizin dünya hayatını yaşayan biri ruhunu köreltir. Göz önünde olan güzellikleri, Allah'ın yaratışındaki muhteşem sanatı, uyumu ve simetriyi fark etmekten yoksun hale gelir. Sadece kendini hayatta tutacak; gerçekte ise bir insanın hayatının amacı olması açısından son derece aşağılayıcı olan hedeflere yönelir. Örneğin önünde çok güzel hazırlanmış bir sofra kurulmuş olsa, o bu düzenin sağlanması için harcanan emeği, gösterilen ince düşünceyi, estetik anlayışı pek değerlendiremez. Kendisine gösterilen ihtimamın gerçekte Allah'ın bir ikramı, güzel bir lütfu olduğunu aklına dahi getirmez. Böyle bir ortamda o, yemek için kolayca basitlik yapabilir.

Diğer yandan bu anlayışa sahip olan kişilerden bazıları hem kendi vücutlarında hem de çevrelerinde temizliğe gereken önemi vermezler. Allah'ın "...O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar." (Yunus Suresi, 100) ayetinde bildirdiği gibi akıllarını kullanmadıkları için pislik içinde yaşarlar. Örneğin temiz giyinmekten, temiz bir ortamda yaşamaktan gerçek anlamda zevk almazlar. Sadece insanların kendilerini görebilecekleri yerlerde kimi zaman bunlara önem veriyormuş gibi görünerek öyle tanınmak isterler. Bunun dışında temizliğe titizlik göstermez, ayrıntıları ise hiç akledemezler. Tüm bunlar gafil bir yaşam içinde olduklarının ipuçlarını oluşturur ve ruhlarında iman edenlere has yüksek şahsiyetin var olmadığını gösterir.

Basitliğin oluşturduğu ortak kültür içinde yaşayan insanlar birarada iken de estetiğe, gözün zevk aldığı düzene ve daha önemlisi güzel ahlaka önem vermeksizin yaşarlar. Estetiğe, güzelliğe önem vermedikleri, bunlara yönelik bir özen içinde olmadıkları da kolayca anlaşılır. Oysa kişiliği Kuran ahlakına göre gelişmiş, Allah'ın her yaptığından haberi olduğunu bilen biri, Allah'ın huzurunda her an en güzel haliyle olmak ister. Çünkü Allah insanı "Doğrusu, Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık." (Tin Suresi, 4) ayetinde belirtildiği gibi diğer varlıklar arasında en güzel olacak şekilde yaratmıştır. Bu nedenle insanın da yaşamı boyunca yaptığı her hareketinde Allah'ın kendisine verdiği bu nimeti iyi vurgulayacak, insani yönlerini zayıflatmayacak davranışlar içinde olması gerekir.

Ayrıca diğer canlılar arasında kendisini üstün kılan bu yaratılış özelliğine uygun davranmayan ve güzel bir kişilik göstermeyen kişilerin diğer varlıkların daha aşağısında bir konum içine sokulabileceğini Rabbimiz Kuran'da haber vermiştir.

Allah'ın "Sonra aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka…" (Tin Suresi, 5-6) ayetlerinde görüldüğü gibi böyle aşağılayıcı bir konum içinde olmayacağı haber verilen insanlar, ancak Allah'a iman eden ve ardından da imanını yaptığı salih davranışlarıyla gösterenlerdir. Bu kişilerin Allah'ın yaratışındaki sanatı, estetiği ve muhteşem güzelliği görüp takdir edebilen, ruhu bunlardan zevk alan, gördükleri üzerinde düşünüp derinlik kazanan insanlar olduğu anlaşılmaktadır. Allah Kuran'da Müslümanların ahlaki üstünlüklerini şöyle bildirir:

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
Görüldüğü gibi yüzeysel bir kültür içinde yaşayan biri açısından mümkün olmayan bu derinlik, Allah'a samimi bir iman ile bağlanmış bir Müslüman için ayakta olduğu, oturduğu ya da uzanıp yattığı bir sırada bile vardır. Müslüman ahlakındaki bir kişi her an her yerde Allah'ı düşünecek, gördüğü herşeyde Yaratıcımız olan Allah'ın büyüklüğünü ve korkusunu hissedebilecek bir düşünce yapısına sahiptir.

Bu derinlik, iman eden bir insanı gördüğü herşeyi iyi değerlendirebilen, tümünün Allah'ın bir yaratması olduğunu bilerek taşıdıkları güzellikleri ve incelikleri ortaya çıkarabilen bir ruh halinde tutar.

Yaptığı İyi ve Olumlu Şeyleri Dile Getirme

Basit karaktere sahip insanlar yaptıkları iyi işleri, gösterdikleri olumlu tavırları herkesin bilmesini isterler. Bu yüzden de bunları olabildiğince insanların görebilecekleri şekilde ortada yaparlar. Örneğin bir yoksula para yardımında bulunurken bunu açıktan açığa etraftakilerin görebilecekleri şekilde verirler. Sonrasında da yine yaptıkları bu yardımın, ya üstü kapalı şekilde vurgulayarak anlaşılmasını sağlar ya da bunu açık bir dille anlatırlar. Veya bu tarz insanlardan sık sık "O hediyeyi ben verdim, üzerindekini ben aldım, orayı ben temizledim, o dosyayı ben hazırladım, fikri ona ben verdim, ben hatırlatmasam unuturdu, arabamla evine bıraktım, hastayken ona ben baktım..." şeklinde cümleler duymak mümkün olur. İşte bir insanı bunları yapmaya iten sebep basitliktir. Çünkü basit karakterdeki insanlar bu tip şeylerle kendilerini sözde yüceltmeye, övmeye ve böylelikle insanların yanında bir değer kazanmaya çalışırlar. Şayet kalplerinde ve düşüncelerinde Allah'ın zikri olsa kuşkusuz insanların takdirine, övgüsüne tenezzül etmezler. Fakat Allah'ın rızasını göz ardı ettikleri ve ahiret karşılığını uzak gördükleri için o an orada bulunan insanların takdiri ve teşekkürü bu insanlara daha yakın bir yarar olarak görünür.

Öte yandan bu kişiler yaptıkları herhangi maddi veya manevi yardımı kişinin kendisine karşı da dile getirebilirler. Din ahlakını ve bu ahlakın inceliklerini kavrayamadıkları için bunun çok büyük bir basitlik olduğunu göremezler. Oysa Allah Kuran'da "Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler..." (Bakara Suresi, 264) buyurarak iman eden kullarını böyle bir ahlak ve tavır bozukluğundan sakındırmıştır. Karşı tarafa minnet ederek eziyet ettikleri takdirde kendi elleriyle sadakalarını geçersiz kılabileceklerini hatırlatmıştır. Bir başka ayetinde ise Allah "Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır..." (Bakara Suresi, 263) şeklinde buyurmuştur.

Din ahlakını yaşayan Müslümanlar gösterdikleri tüm güzel tavırları, yaptıkları iyilikleri, işledikleri hayırları yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yaparlar. Onlar katıksızca ahiret yurduna yöneldikleri için insanlardan maddi veya manevi hiçbir karşılık beklemezler. Bu anlamda insanların takdirini ya da teşekkürünü de önemsemezler. Kişilerin övgüsünü kazanmaya yönelik hiç girişimleri olmadığından tavırları son derece ihlaslı ve vakarlıdır. Yaptıkları hayır ve iyiliklerin bilinmesi için asla insanlara karşı bir çaba içinde olmaz, bunları dile getirmezler. Karşı tarafı minnet altında bırakmaz, teşekkür, övgü ya da iltifat beklemezler. Allah'ın "...Benim ücretim, beni Yaratandan başkasına ait değildir..." (Hud Suresi, 51) ayetinde bildirdiği gibi karşılığı yalnızca Allah'tan beklerler.

Allah'ın "Sadakaları açıkta verirseniz ne iyi; fakat gizleyip fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır." (Bakara Suresi, 271) ayetinde işaret ettiği gibi olabildiğince gizli hayır işlemeyi tercih ederler. Bir başka ayette ise Allah Müslümanların bu asil amacına "... Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz..." (Bakara Suresi, 272) hükmüyle dikkat çeker.

Basit İnsanlar Kolay Öfkelenir


Öfke ve gerginlik genellikle menfaat çatışmalarında ortaya çıkar. Basit karaktere sahip insanların birçoğu çıkarlarına zarar geleceğini düşündükleri durumlarda asabileşir ve birdenbire her zamanki karakterlerinin dışına çıkarak bambaşka bir görünüme bürünürler. Öfke; sakin, umursuz, şakacı veya ağırbaşlı bilinen bir insanı birdenbire tanınmayacak hale getirerek son derece katı ve acımasız yapabilir.

Ancak bunu yapabilmesi için, o insanın iradesinin ve vicdanının zayıf, Allah'ı unutmuş ve nefsine karşı zaafa düşmüş basit bir insan olması gerekir.
Bu kişilerin öfkelerini belli etmek için kullandıkları yüzlerce farklı yöntemleri vardır. Soru soran bir kişiye bir müddet sustuktan sonra cevap vermek, imalı konuşmalar yapmak, sürekli şikayet ederek aksilik çıkarmak, gülünecek ortamlarda gülmemek, surat asmak, konuşmalara katılmamak, hızlıca kapı çarpmak, bir eşyayı yere vurmak gibi yöntemler bunlardan sadece bazılarıdır. Bu öfkeli tavırların ve imaların hepsi de basitlikten kaynaklanır ve hiçbirinin din ahlakında yeri yoktur.

Çünkü insanın başına gelen her olay Allah'ın kontrolünde gerçekleşir. Hayatımızın her dakikası ve her saniyesi Allah'ın hükmü iledir. Bu nedenle insanın kendisini kaybedip, öfkeye kaptıracağı bir durum yoktur. Kırılan değerli bir antika, kaybolan bir çanta, yanlışlıkla çöpe atılan önemli bir evrak, yapılan bir kaza, ağızdan çıkan yanlış ya da kırıcı bir söz gibi insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği ve aksilik gibi düşündüğü tüm olaylar aslında Allah'ın yaratmış olduğu kaderin bir parçasıdır.

Sonsuz akıl sahibi olan Rabbimiz bunların tümünü iman eden samimi kulları için hayır olarak yaratmıştır.

Yürürken ayağı burkulan, önemli gördüğü bir randevuya yetişemeyen, işinden çıkarılan, hakkında hiç aslı olmayan bir dedikodu yayılan, yıllarca gece gündüz çalıştığı halde üniversite sınavını kazanamayan insanların, bu olaylara öfkelenmek yerine önce şunu düşünmesi gerekir. Bu olayların hiçbiri tesadüf eseri gerçekleşmemiştir. Samimi bir Müslüman için bunların tümü hayra vesile olacak olaylardır ve hepsi bir hikmet üzere yaratılmıştır.

Basit karakterli insanlar ise sık sık kaderi unuttukları için, çıkarlarına aykırı gibi görünen bir olayın da Allah'ın kontrolünde olduğunu o an düşünemezler ve hemen öfkeye kapılırlar. Ancak müminler, herhangi bir olumsuzluk karşısında buna sebep olan insana karşı öfke duyacak olsalar bile öfkelerini yenerler. Allah'a güvenir ve bu olayın hayrını görmeyi dilerler. Karşılarındaki kişiyi Allah'ın yönlendirdiğini unutmazlar. Bilirler ki öfkesine yenilmek, gerginliğe düşmek, kırıcı konuşmalar yapmak, asabi tavırlar sergilemek sığ düşünce yapısına sahip basit insanlara ait tavırlardır. Allah bir ayetinde şöyle buyurmuştur:

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

Tamahkarlık Basit İnsanlara Özgüdür

Basit karaktere sahip olan insanlar dünyevi değerleri hırs edindikleri için din ahlakından uzaklaşırlar. Çünkü kişiyi basitlik yapmaya sevk eden kibir, kıskançlık, hırs, acelecilik, tahammülsüzlük, öfke gibi birçok nedenin temelinde nefsin istek ve tutkularına uyma vardır. Tıpkı bunlar gibi tamahkarlığın da temelinde nefsin istek ve tutkularına uyma vardır. Nefis insanın içine yerleşmiş bir düşman gibidir. Allah bir ayette nefsin bu özelliğini Hz. Yusuf'un "(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 53) ifadesi ile bildirir. Nefsin bu özelliğine karşılık insanın aklını ve vicdanını kullanması gerekir. Çünkü insanın yüce değerleri bir kenara bırakıp nefsin basit isteklerine boyun eğerek, dünya menfaatlerine yönelmesi büyük bir aldanıştır. Allah Kuran'da nefislerine uyarak ayetlerinden uzaklaşan insanlar için "Eğer Biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu..." (Araf Suresi, 176) buyurarak, bu insanların basitliğe eğilim gösterdiklerini bildirir. Yine bir başka ayetinde Allah, "... Kimileri salih (davranışlarda) bulunuyor, kimileri de bunların dışında olan aşağılıklardır..." (Araf Suresi, 168) buyurarak din ahlakının yaşanması dışında kalan davranış modelini "aşağılık" olarak nitelendirmiştir. Vicdanlarını kullandıkları takdirde yücelip, saygın ve şerefli bir hayat yaşayacakken söz konusu insanlar bu tip kötü tavırlara eğilim gösterirler. İşte tamahkar olmak da bu basit ve aşağı ahlakı yansıtan tavırlardan biridir.

Tamahkarlık insanı zayıflatan, alçaltan bir düşüncedir ve büyük zarara yol açar. Bu ahlaktaki kişi, hırsı yüzünden elindeki değerli imkanları bırakarak değersiz şeylerin peşine düşer. Allah'ın rızasını, rahmetini ve sonsuz nimetlerle donatılmış cennetini istemek ve bunun için çaba göstermek varken, dünyanın çürük ve geçici yararını ister. Nefsi hırslarla dolu olduğundan ilerisini görmeyip sadece içinde bulunduğu anı gözetir. "Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar." (İnsan Suresi, 27) ayetinde buyurulduğu gibi ahireti göz ardı eder. Mal, mülk, mevki hırsı ve ihtiras gösterip menfaat peşinden koşmak, bu kişiyi basitliğe iter ve onu hep küçük düşürür. Oysaki dünya malına hırs göstererek sarılmak ve ona tamah etmek insan için bir aldanıştır. Bu duruma düşmemek için ise nefsin istek ve tutkularına uymamak gerekir.


Allah Kuran'da "... Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir..." (Enfal Suresi, 67) buyurmaktadır. Bir başka ayetinde ise Allah mala mülke duyulan hayranlığa karşılık "... Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz..." (Kasas Suresi, 80) şeklinde buyurur. Çünkü kişi hırslanınca hatalara ve kötülüklere iyice açık demektir; artık birçok gerçekler ve güzellikler ondan uzakta kalır. Kimi biraz daha fazla yiyecek, giyecek için, kimi daha fazla eğlenebilmek, daha yüksek bir hayat standardı elde edebilmek için, kimi ise daha yüksek bir mevkiye gelebilmek için inandığı değerlerden tavizler verir. Oysa bunların tamamı geçici ve önemsizdir. İnsan bir tabak yemekle doymakta, tek bir gömleği yıllarca giyebilmektedir. Evi ne kadar büyük olursa olsun içinde bulunduğu an tek bir odasında oturmakta diğer yerleri görmemektedir.

İçinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun insan böyle bir basitliğe asla yanaşmamalı, haysiyetli davranmalıdır. Şayet zor şartlar söz konusu ise çalışmalı, çabalamalı ve Allah'a tevekkül etmeli ama asla büyük ya da küçük hiçbir şeye tamah etmemelidir. İstediği herşeyi yalnızca Allah'tan istemeli, yalnız O'na rağbet etmelidir. Allah bir ayetinde "Rabbiniz'den bir fazl istemenizde sizce sakınca yoktur..." (Bakara Suresi, 198) buyurmaktadır. Ayette de bildirildiği gibi bir insan Allah'tan her türlü nimeti isteyebilir. Göklerde ve yerde olan tüm canlıların rızkını veren, onları yaratan ve yaşatan Rabbimiz, iman eden kullarına böyle güzel bir nimet vermiş ve onların dualarına karşılık vereceğini müjdelemiştir. Tevbe Suresi'nin 28. ayetinde ise "...Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız, Allah dilerse sizi Kendi fazlından zengin kılar..." buyurmaktadır.

Müslümanlar Allah'ın lütfetmesiyle soylu bir ruha sahip olduklarından Allah'ın "Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet; Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna." (Fatiha Suresi, 4-6) ayetlerinde bildirdiği şekilde her türlü nimet ve yardımı Allah'tan beklerler. İhtiyaç içinde olsalar bile bunu vakarlarından dolayı insanlara belli etmezler. Böyle güzel bir ahlakın makbuliyetine Rabbimiz şöyle dikkat çekmiştir:

(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler... (Bakara Suresi, 273)

Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimiz'den korkuyoruz." (İnsan Suresi, 8-10)

Yine Allah'ın "Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler..." (Haşr Suresi, 9) ayetinde bildirdiği gibi kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile yine tavırları almaya değil, vermeye yöneliktir.

Müslümanlar tamahkarlığın tam zıddı olan bu onurlu ve fedakar tavırlardan büyük bir zevk alırlar. Tamahkar insanlar ise kendilerinde olan nimetleri hırsla sahiplenir, şükretmeyi akıllarına getirmezler. Bu sebeple de bir türlü ellerindeki nimetlerden dolayı sevinç duyamazlar. Zihinlerinde hep daha da fazlasını elde etme arzusu vardır. Hatta ihtiyaçları olmasa bile yalnızca daha fazlasına sahip olma hırsı içinde yaşarlar ve çok küçük şeylere tamah edebilirler. Allah ayetlerde bu gerçeği haber verir ve bu insanların din ahlakını yaşamamakta ısrarlı olduklarına dikkat çeker:
Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak; Ki Ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı bir mal' (servet) verdim. Göz önünde-hazır çocuklar (verdim). Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha artırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). Hayır; çünkü o, Bizim ayetlerimize karşı 'kesin bir inatçıdır." (Müddessir Suresi, 11-16)

Kendi ellerinde olanı harcamaktan çekinen ve ellerini sımsıkı tutan bu basit karaktere sahip insanlar başkalarına karşı ise tam tersi bir tavır içindedirler. Allah Kuran'da "Eksik ölçüp tartanların vay haline, Ki onlar, insanlardan ölçerek aldıklarında noksansız alırlar. Kendileri onlara ölçtüklerinde veya tarttıklarında eksiltirler." (Mutaffifin Suresi, 1-3) ayetleriyle onların tamahkarlıklarından kaynaklanan sahtekarlıklarını deşifre ederek haber verir. Oysa bu, Allah'ın razı olmadığını Kuran'da bildirdiği ve insanları sakındırdığı bir basitliktir. Rabbimiz bir ayetinde "Onlardan bazı gruplara, kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir." (Taha Suresi, 131) buyurarak iman eden kullarını uyarmış ve Kendi Katından vereceği nimetlerin daha hayırlı olduğunu hatırlatmıştır.

Tamahkarlık yalnız maddi birtakım değerlerle sınırlı bir kavram değildir. Verilen bir cevapta, sarf edilen bir sözde ve bunların yanı sıra pek çok ayrıntıda bu kötü ahlak kendini gösterebilir. Basit insan kendi deyimiyle "lafın altında kalmaz"; son sözü söylemeye tamah eder. Kimi insanlar her fırsatta konuşmalarının arasına yabancı dilden kelimeler ve vurgular serpiştirerek dil bildiklerini vurgulamaya çalışırlar.

Düz ve sade anlatım yerine, söylemek istedikleri kelimenin Türkçesini hatırlayamıyor gibi yaparlar. İnsanlara gösteriş yapabilmek için birkaç kelimeye tenezzül ederler. Benzer şekilde marka, araba, yazlık gibi genelde sahip olunan maddi imkanları vurgulamaya yönelik konuşmaların hemen hemen çoğunun temelinde bu basitlik vardır. Halbuki böyle geçici dünya metalarına düşkünlük göstermek insan için büyük bir utanç vesilesi olmalıdır. Bu basitliğe tenezzül eden kişi ne kadar küçük duruma düştüğünü bilmelidir. Sahip olduğu herşeyin yalnızca göz açıp kapayıncaya kadar geçecek olan dünya hayatına ait olduğunu, ölümle birlikte sonsuza kadar tümünün geride kalacağını unutmamalıdır.

Elde edilen çok küçük çıkarları kar bilmek de bu çirkin ahlakın bir türüdür. Bu tamahkar düşünceye sahip insanlar şaşırtıcı derecede küçük şeyleri kar olarak görürler. Örneğin basit bir insan için, arkadaşlarından önce davranarak daha iyi bir yere geçip oturmak ya da hiç para harcamadan gittiği bir şirket yemeği mutluluk vesilesi olan önemli olaylardır. Benzer şekilde insanların haklarını çiğneyerek elde edilen küçük şeyler de bu insanları beklenmedik şekilde heyecanlandırır ve mutlu eder. Katıldıkları bir davette açık büfeden faydalanabilmek ve yemek için birbirinin önüne geçmeye çalışan insanlar, daha fazla yiyeceğin olduğu tabağı bir şekilde kendisine almaya çalışan insanlar da aynı basitlikte insanlardır. Dahası bu insanların çoğu hiç ihtiyacı olmadığı halde bir tabak yemeğe tamah edebilen insanlardır. Görülüyor ki tamahkarlık kişilerin sahip oldukları imkanların genişliği ya da darlığı ile ilgili bir konu değil, tamamen din ahlakından uzak basit bir ruha sahip olmaları ile ilgili bir konudur. Çok kısıtlı imkanlara sahip olmasına rağmen hiçbir ihtiyacını kimseye bildirmeyen onurlu insanlar olduğu gibi son derece zengin ve varlıklı olmasına rağmen elini sımsıkı tutan ve akla gelebilecek en küçük şeylere bile tamah eden insanlar da çok sayıdadır. Örneğin zengin ve ünlü biri, bir sebeple küçük bir kasabaya gittiğinde hangi mütevazi dükkana girse çoğundan küçük de olsa bir hediyeyle oradan ayrılır. Muhtemelen hediyeleri veren kişiler son derece dar imkanlar içinde yaşayan insanlardır. Kasabayı gezen kişi ise bu küçük yerde yediği yemeğin parasını ödememeyi bile kar olarak gören, aslında ihtiyaç içindeki insanların imkanlarına tamah eden zengin bir kişidir.

Bu örnekte de görüldüğü gibi basit insan hediye alma gibi konularda tamahkardır. Çevresindeki insanlardan hediye alabilmek için sürekli olarak yılbaşı, doğum günü, yıldönümü gibi önemli günleri hatırlatır. Kendisine hediye almaları için arkadaşlarına şaka yollu imalarda bulunur. Sözde şaka olan bu imalar karşı tarafı bu kişiye hediye almaya zorlar. Bunun yanı sıra bir eşyayı sürekli olarak çok beğendiğini, kendisinin de böyle bir şey istediğini söyleyerek karşısındaki kişinin o eşyayı kendisine hediye etmesi beklentisi içinde olur. Bu şekilde çok küçük şeylere tamah eder ve bunları elde etmeyi kendince kar olarak görür.

Unutulmamalıdır ki basitlik ne eğitimle, ne kültür seviyesi ile, ne de zenginlik, yoksullukla doğrudan bağlantılı bir konu değildir. Esas olarak din ahlakı ile ve vicdanla ilgili bir konudur. Ancak vicdanını kullanan, Allah'ın rızasını arayan ve ahireti hedefleyen Müslümanlar mutmain ve tokgözlü insanlardır. Onlar hırs, tamah, istismar etme gibi din ahlakına ters düşen hallerden kaçınırlar. Çünkü söz konusu insanlar gibi içinde bulundukları anın geçici yararlarını değil, sonsuz ahiret hayatını gözetirler.

Peygamber Efendimiz (sav) de hadis-i şeriflerinde iman edenleri tamahkarlığa karşı uyarmış, "Sakın tamahkar olmayın! Tamah, fakirliğin ta kendisidir." [Taberânî] buyurmuşlardır. Bir başka hadis-i şeriflerinde ise; "Müminin izzeti, insanlara karşı tok gözlü olmasıdır." [Hakim] buyurarak tamahkarlıktan uzak olmasının mümini izzetli kıldığına dikkat çekmişlerdir. Bir başka hadisinde ise Hz. Muhammed (sav) dünyayı hırs edinen ile etmeyen arasındaki farkı şöyle bildirmiştir:

Kim ki arzusu, amacı dünya olursa Allah o kimsenin aleyhine işini darmadağın eder, fakirliğini iki gözünün arasında kılar (yani dünyalığı elde etmek uğrunda sıkıntılar çeker, ihtirası da dinmez) ve dünya (nimet ve malın)dan kendisi için (kaderinde) yazılmış olan miktardan başka hiçbir şey ona gelmez. Kimin niyeti, arzusu ahiret olursa Allah o kimse için (dağınık) işini toparlar (düzenler), zenginliğini kalbine yerleştirir, dünya (nimetleri ile malı) da boyun eğerek (rahatlıkla) gider." (İbni Mace, Cilt10, Sf.374)

Bediüzzaman Said Nursi de bir tefekküründe bizlere hırsla bir şeyin üstüne düşenin ondan mahrum olabileceğini şöyle hatırlatır:

Hırs, sebeb-i mahrumiyettir (mahrumiyet sebebidir); tevekkül ve kanaat ise, vesile-i rahmettir (rahmet vesilesidir). (Mektubat, sf.271)

Meraklı Olmaları

Basitliğin kirli kültürü içinde yaşayan insanlar, bilmedikleri ya da merak ettikleri konuları öğrenmek için çeşitli yöntemler kullanırlar. Kendileriyle hiçbir ilgisi olmayan ya da öğrendiklerinde hiçbir işlerine yaramayacak konuları merak eder, öğrenmeye çalışırlar. Örneğin bir gece önce kendisinin davet edilmediği bir arkadaş toplantısına aralarında çekişme olan diğer bir kişinin çağrılıp çağrılmadığını öğrenmek için; aradaki üçüncü kişiye; onu bütün gece telefonla aradığını ancak bir türlü ulaşamadığını ve çok merak ettiğini ifade eder. Böylece karşı taraf bu sorunun soruluş amacını bilmeden o kişinin dün geceki toplantıda olduğunu bu nedenle ulaşamamış olmasının çok normal olduğunu söyler. Böylece sinsice hazırlanmış bu soru ile kişi fark ettirmeden hem karşı tarafa bir iyi niyet gösterisi yapmış hem de içinde yaşadığı merak ve kıskançlığı üçüncü kişiye belli etmeden beslemiş olur.

Basit bir kültür içinde yaşayan insanlar, bu şekilde kullandıkları kapalı soru usulü dışında, açık açık ve devamlı soru sorarak da içlerindeki merakı yatıştırmayı isterler. Kim ne demiş, nereye gitmiş, ne giymiş, nereden gelmiş gibi sıradan ve basit içerikli sorularla konuşmaların arasına girerek, kendileriyle ilgili olsun olmasın merak ettikleri konuları öğrenmek isterler. Ya da kendilerine bu yönde yakın buldukları kişileri aracı olarak kullanarak, merak ettikleri konuları bu kişiler vasıtasıyla öğrenmeye çalışırlar. Ardından da karşılıklı olarak bu konular üzerinde uzun ve dedikodu içerikli sohbetler yaparlar. Merakın kendilerini düşürdüğü bu küçültücü durumun ve üzerlerinde oluşan basit insan görüntüsünün nasıl olduğunu fark etmeden bu kültürü yaşarlar. Çok küçük ve gereksiz konuları araştırarak kendi içlerinde önemli bir hale getirip büyütürler. Her an kendilerine biraz daha yaklaşan ölümü, sonraki sonsuz ahiret hayatlarını düşünmek yerine bu önemsiz konular üzerinde konuşarak ve zihin yorarak vakitlerini boş yere harcarlar.

Oysa Allah'a tevekkül eden bir insan eğer bilmesi, haberdar olması gereken bir konu varsa Allah'ın mutlaka o bilgiye bir şekilde ulaşmasını, bunu çeşitli vasıtalarla öğrenmesini sağlayacağını bilir. Bu nedenle hiçbir şekilde endişeli bir meraka düşmez. En hayırlısı ne ise onun gerçekleşeceğini, Allah'ın rızasını gözettiği takdirde mutlaka Allah'ın kendisini koruyacağını, ihtiyacı olan konuları ve bilgileri kendisine aktaracağını bilir. Çünkü Müslüman Allah'ın olaylar üzerindeki mutlak hakimiyetinin varlığını aklından hiç çıkarmaz. Bir kişi ne kadar merak ederse etsin Allah'ın öğrenmesine izin vermediği bir konuyu asla öğrenemeyeceğinin de farkındadır. Ya da yukarıda bir kısmından bahsettiğimiz birtakım basit yöntemler kullanarak merakını giderse bile bu süreç içerisinde vicdanının onu rahat bırakmayacağını, karşı taraftaki insanı ya da insanları kandırmanın, onların iyi niyetlerini suistimal etmenin rahatsızlığını sürekli olarak yaşayacağını düşünür.

Karşısındaki kişiye sinsice planlanmış bir soru sormaya kalksa o anda Allah'ın kendisini gördüğünü, yalan yöntemlerle ve karşısındaki kişiyi kandırarak merakını gidermeye çalıştığı her anda Allah'ın kendisiyle beraber olduğunu ve bu yaptıklarını karşısına çıkaracağını bilir. Küçük ve basit bir merakı gidermenin beraberinde sürekli bir sıkıntı ve vicdan azabı getireceğini bilir ve bu vicdani sıkıntıyı hiçbir şekilde göze almaz.

Allah'tan korkar ve sakınır. Bu nedenle de hiçbir şekilde böyle basit bir arayış içine girmez. Hatta merak gidermeye yönelik olarak yapılan gereksiz ve boş konuşmaların yanında yapılmasına dahi izin vermez. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde Müslümanlara "Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun" şeklinde öğüt vermiştir. (Tirmizi, Kıyamet 51; Kütüb-ü Sitte, 16. Cilt, sf.376) Bir başka hadis-i şerifte ise "Kişinin malayani (faydasız boş söz) şeyleri terki, İslam'ının güzelliğinden ileri gelir." denmiştir. (Tirmizi, Zuhd 11; Kütüb-ü Sitte, 16. Cilt, sf.377)


İşte bu güzelliği yaşayan bir Müslüman gereksiz yere merak ederek öğrenmek istediği bir konu olsa bile buna kendi içinde engel olur. Böyle bir duruma düşmeyi kendine yakıştırmaz. Unutulmamalıdır ki herkes insanları kandırarak, istediği konu ile ilgili bilgileri çeşitli kapalı yöntemler kullanarak karşı taraftan öğrenmeye çalışabilir. Ancak önemli olan, yapan kişinin bu davranışına kendi ahlak yapısı içinde bir yer bulabiliyor olmasıdır. Kendi ahlak anlayışıyla bu sinsi ve meraklı kişiliği bağdaştırabilmesidir. Çünkü sırf bir bilgiye ulaşabilmek için Allah'ın kendisini gördüğünü ve yapmakta olduklarından haberi olduğunu bilerek böyle bir girişimde bulunabiliyorsa, o zaman bu, kalbinde yaşadığı Allah korkusunun güçlü olmadığına bir işaret olabilir.

Ancak elbette ki insanlar için faydalı olacak, bir ihtiyacı giderecek, kolaylık sağlayacak bilgilerin öğrenilmesinin merakla ilgisi yoktur. Bu, Allah'ın iman edenleri yönlendirdiği Müslümanca bir davranış şeklidir.

Ancak yukarıda ayrıntılarıyla bahsettiğimiz; kişinin nefsani isteklerini ve merakını yatıştırma amacını devreye sokan, haber araştırmaya ve merakı gidermeye yönelik bir soruşturma şekli Müslümanların anlayışından tamamen farklı; basitliğin verdiği, imani hassasiyetlerini belirli ölçülerde yitirmiş insanlara özgü kaba bir harekettir.

Kibarlaşma

Düşünceleri basitlikten uzak insanların tavırları da doğal ve kalitelidir. Böyle bir insan ne konuşmalarında ne de hareket ve mimiklerinde suni yöntemlere ihtiyaç duymaz. Basit insanların kullandıkları suni yöntemlerin başında ise kibarlaşmak gelir. Kibarlaşmak denilince; adaba uygun, ince düşünceli, nezaketli tavırlar anlaşılmamalıdır. Bizim burada bahsettiğimiz kibarlaşma aslında basit karaktere sahip olan bir kişinin kendisini olduğundan farklı göstererek karşı tarafa beğendirme çabasıdır. Kişi gerçek kişiliğini, basit tavırlarını ve yaşantısını, öğrenmesini istemediği kişilerin yanında örtmek, gizlemek için kibarlaşma yöntemini kullanır.

Bu kişi kendisinin basit olduğunu bilir ve bu basitliği yanında pervasızca yaşayabileceği kişiler vardır. Kendisi ile aynı alt kültürü paylaşan bu insanların yanında kibarlaşmaya gerek duymaz ve hatta son derece avami davranabilir. Fakat kendisi gibi olmayan ve basitliğini teşhis etmesinden dolayı yanında küçük düşmekten çekindiği kişilerin yanında kibarlaşmaya şiddetle ihtiyaç duyar.

Kibarlaşma çabası, insanları gereğinden fazla gözünde büyüten, kişiliği zayıf insanlarda görülür ve insanı çok cahil ve basit gösteren tavırlardan birisidir.

Örneğin doğal davranan bir insan anlatmak istediği bir konuyu düz bir üslupla anlatır, istediği bir şey varsa net olarak söyler. Basit bir insan ise kibarlaşmaya çalışırken anlatacağı konuyu bir türlü anlatamaz, dolaylı yollara sapar ve sözü çok uzatır. Özellikle de karşı taraftan bir istekte bulunacağı zaman iyice ezilir ve tavırları doğallıktan uzaklaşır. Kibarlaşma basit insanın yalnız üslup ve konuşmalarında değil oturmasında, kalkmasında, yemek yeme şeklinde, eşyaları tutuşunda, her tavrında ortaya çıkar. Böyle bir kişiyi gören herkes onun 24 saat böyle yaşayamayacağını bilir. Çünkü bu çok açık görülebilen doğallıktan uzak bir hareket tarzıdır.

Kibarlaşmak aynı zamanda resmiyetten kaynaklanan bir tavır bozukluğudur. Eğer bir insan karşısındaki kişiyle sürekli olarak kibarlaşarak konuşuyorsa bu o kişiyle dost ve samimi olmadığının, onu yabancıladığının açık bir göstergesidir. Çünkü bu insanlar yakınlarının örneğin ailelerinin yanında kibarlaşmaya ihtiyaç hissetmezler. Onlara güvendikleri için yanlarında rahat eder, doğal halleri nasılsa öyle davranırlar. Buna karşılık yanında kibarlaşma ihtiyacı hissettikleri insanlar aslında yanında kasıldıkları ve gerçek kişiliklerini tanıtmaktan çekindikleri kişilerdir. Kimi insanların sandığı gibi kibarlaşan insanlar karşılarındaki insana saygı duyduklarından bunu yapmazlar, aksine samimiyetsizliklerinden yaparlar.

Bu konuda yapılması gereken, kişinin kibarlaşmayı bir yana bırakıp bu şekilde basit karakterini gizlemek yerine ondan kurtulmasıdır. Ancak bu takdirde tavırları normal ve kaliteli olacaktır. Bu ise Kuran ahlakının eksiksizce yaşanması ile mümkün olur.

 



Bu Sitede Yer Alan Tüm Dökümanları,Sitemizi Referans Göstermek Koşuluyla Kullanabilirsiniz